Evcilleşmek

 Taze bir başlangıca yaklaştık yeniden. Dilemenin, umut etmenin yaşatacağı diriliği deneyimlemek istiyoruz her geçen gün, karşılanan her yeni sene. Yaşamımızın çarkının dişlileri çoktan paslanmış olsa bile bazen. Kendi fanuslarımıza çekilmeyi daha çok arzuladığımız bir yıl mı oldu yoksa artık dar mı geliyor huzurlu yaşam alanımız? Yeni motivasyonlar edindiğimiz kesin. Olmak sürekliliği ile ağacımızın her dalından çok daha fazla dal yeşeriyor. Hoş, motive olma eyleminin pek yanlış anlaşılmalara gebe olduğu kanaatindeyim. Başlamak istediğimiz ancak adım atmakta zorlandığımız, benliğimize iyi gelecek uğraş, yolumuzdaki zorlu basamakları çıkmak, düştüğümüz yerden kalkmak. Evet, motivasyona ihtiyacımız olduğu açık. Motive olma gücümüzün pozitif fiillere eğildiğini sanmamız ise yanılgımızdır. Ahlaki normlarımızın keskin duvarlarının üzerinde gezinen eylemlerin ardında güçlü motivasyon yatar. Nitekim bir eylemin iyi, kötü eksenimizde hangi derecede konumlanacağı da bu motivasyona bağlı olacaktır. En kötü eylem ardında en yoğun tutkuyu barındıran değil midir?

 Doğayı seviyoruz. Doğayla iç içe olma fikri ruhsal tatminimizde bizi besleyen kanallardan biri. Sürekli olarak yenileri doğurup büyütüyor. Sürekliliği kendi hayatlarımızın akışındakinden farklı biçimde huzuru sembolize ediyor. Nietzsche’nin tespitinde değindiği güzel bir nokta var, günlük hayattaki susmak bilmez gürültü öbeklerinin aksine, doğanın bize ilişkin bir fikri ve yargısı yok.

 Her birimiz etten kemikten makineleriz. Sandığımızın aksine oldukça ilkel varlıklarız hala. İçimizde yabani dürtüler, hisler, eylemler barındırıyoruz. İçimizdeki barbarlığı dışa vurmak yahut dizginlemek tercihini neye istinaden yapıyor olabiliriz? Değer algılarımız, yaşamı kavrayışımız etken fakat doğa işin neresinde? Onu her birimiz aynı mı algılıyoruz? Doğa, her birimizi ve her şeyi içine alan, varlığın bütünü olarak “her şey” demek ise doğayı nasıl gördüğümüz de bize dair pek çok şey söylemiş olacaktır. Pozitif bir genelleme ile doğayı sevdiğimizi söyledim. Sevmediğimiz senaryoda işler nasıl değişiyor? Doğa durumuna ilişkin geliştirilen birçok tartışmanın, farklı görüşün yalnızca felsefi ayağından düşünecek olursak, doğa güzellenmeli, sevilmeli mi yoksa lanetlenmesi gerekiyor da bizler büyük bir yanlış sarmalında mıyız? Doğada nizami şekilde işleyen kusursuz döngüler mi görürüz yoksa büyük bir kaos yumağı mı?

 Panteistin evren doğasına inanmak zorunda değilsiniz ancak yaratım, doğum, ölüm, her şey doğaya içkindir. Sakin denizlerin, kuşların, çiçeklerin, hayatın güzel cıvıltılarının yanında doğal seçilimin salt, en yalın haline sahne olur. Hakeza doğa afetler yaratır, en sarsıcı yıkımları sergiler. Bizlerin küçük dünyasındaki yıkımlara benzemeyecek türden. Doğada başlı başına kaos, vahşet ve yabanlık görüyor isek benliğimizi nizama sokmaya, belli kaideler, değerler yaratarak bunların ekseninde yaşamaya yönelik de motivasyonumuz olmaz mı dersiniz? Kaosu normal edinmek ve havada süzülmek. Tutunmak için nedene ihtiyacımız olmalı.

 Sade’yi yakmalı mıyız? Doğa başlı başına tüm felaketlere gebe olduğu için uymamız gereken güzergah bulamayacağımız konusunda çok haklı olduğuna emin gözüküyor. Doğadaki ilkelliğin tinselliğine köpürerek içindeki dürtülerin hegemonyasını seçmiş bir sapkın. Doğası acı üzerine temellenirken acı verme arzusunu garipsememeli. İnsanların dünyasında da yaşamı boyunca deneyimlediği, ona tattırılan şey yalnızca bu ise üstelik. Başkalarının acı kaynağı olma fikri ile doğaya rakip olmaya çalışıyordu basbayağı. Başkasına acı verirken kendisi de acılar içinde kıvranan bir hazcı. Sadizm budur. Zaten her yer yanıyor iken minik kibritinizin herhangi bir tesiri olmayacağını pekâlâ bilirsiniz. Turuncu, yeni siyahtır; kötülük, yeni iyilik olabilir mi? Büyük bir “hayır”.

 Nedenler ve sonuçlar. Yaşama ilişkin her şey doğaldır diyebilir miyiz? Nedensellik zincirinden azade bir sonuca varamayacağımızı biliyor isek tüm eylemler de doğal olmak zorundadır. Sadistin acı verme arzusu da doğaldır, kökleri kendi toprağı altında uzanır. Peki normaller? Doğal olan normaldir mi demeliyiz öyleyse yahut doğal olan ahlaki olmak zorundadır gibi bir sonuç çıkarabilir miyiz buradan? Böyle kabul edersek aklımızı bir köşeye bırakabiliriz nitekim ona ihtiyacımız kalmayacaktır. Özgürlük hakkında çokça konuşur, naralar atarız. Herkes kendi özgürlüğünü arzular kendi çeperi içinde. Dünyaya çektiği (muhtemelen çekmek zorunda hissettiği) siyah perdenin ardında yabanıllığına yakınlaşmaktan başka seçeneği kalmamış bir kimse için dürtüsellik özgürlük müdür? Dilediğimiz her şeyi, hiçbir filtre olmaksızın eyleme geçiriyor olmak müthiş bir his gibi. Bu korkunç bir sanrı. Karmaşa yumağına hapsolmuş aklın tiranlığının manipülasyonu. Kendime sınır çizmemek egemenliğin yalnızca kendimde olduğu yanılgısını süsleyip servis eder. Öyledir ki dış dünyanın dna sarmalımı oluşturduğunu göz ardı etme gafletinde bulunabilirim. Sunulan kanatların şatafatı gözlerimizi boyayabilir ancak bizler uçmayı bilmiyoruz. Bizler, etten kemikten makineleriz, soğurduğu şeyler ile şekillenen ve işlev gösteren.