Affetmek

 Gündelik yaşamımızda sıkça yapılagelen manevi eylem dizilerinden, bazı ezberlenmiş erdem unsurlarından biri: affedici, bağışlayıcı olmak. En masrafsız zarar tazmini. Her birimiz hem bağışlayan hem de bağışlanan rollerimize soyunuruz sıkça. Basit gibi görünmesine karşın zihin penceremde bu eylemin rolünün, etkisinin gerek toplumsal gerek bireysel nasıl dallandığını gördüğümde kafamın içerisinde incelikli düzenlemeler yapmam gerekti. Affetmek, insanın ruhunu kin, öfke gibi zehirli duyguların boyunduruğundan azat eden bir kahraman mıdır? Toplumsal yaşamın ön koşulu mudur? Hafızamıza ihanet midir yoksa Desmond Tutu’nun savunduğu gibi geçmişi hatırlamayı bırakmak değil de onunla yaşama becerisini geliştirebilmek mi?

 Kolaya kaçan bir yaklaşım ile telaffuz edildiğinde dahi kulakta yumuşak, içe işleyen bir sıcaklık hissettiren merhamet, alçakgönüllülük, bağışlayıcılık gibi ahlaki erdemler (!) üzerinde konuşmak, nutuklar atmak pek bir popüler hala. Neden herhangi bir kimse bunlara karşı olsun ki sonuçta? Sık duyar olduğumuz “kendin ile barışmak” olgusu ise kişisel gelişim ritüellerinde sağlıklı ruh, beden bütünlüğü için gerekli bir zemin olarak kabul görmekte. Bense benliğimiz  ile barışmayı değil anlayışlı bir derinlik içerisinde ilişki kurulmasını ideal bulurum. Affetme eylemi bir kara lekenin üstün irade ile hatırdan silinebiliyor olmasıdır. Silemediğimiz şeylerle ise görünen o ki başımız derde girer şayet silgimizin her şeye gücü yetmeyebilir. Literatüre “depersonalizasyon kişilik bozukluğu” olarak kazandırılmış olan, benliğini bedeninden ve zihninden ayrılmış hissettiğin bir garip duygu durum bozukluğunu kısmen bir çözüm yolu olarak niteleyecek olmam biraz ilginç olabilir. Fakat iç mahkememiz de önemli kararlar almak üzere odaklandığımızda duygusal davranmamamız gerektiği hükmüne varmamış mıydı?

 Kendimizden çıkıp üçüncü kişi gözünden izlemeli varlığımızı. Çocukluğumuza mı inelim? Gerekirse. Doğduğumuz ev, koştuğumuz sokaklar, bizi yetişkinliğe hazırlayan o büyük insanlar, duymaya alışık olduğumuz sesler, tanıdık duygular. Başkalarını gerçekten tanımaktan çok daha kolay olmalıdır benliğimizin keşfi. Bugünkü duygu dünyamızı, düşüncelerimizi, eğilimlerimizi, eylemlerimizi belirleyen bu ana unsurların mabedine keşfe çıkmalı, anlamak, sebep-sonuç zincirlerini kırmak üzere. Ve normalleri örselemeli. Başka normallerle karşılaştığımızda kendi normallerimizin kırıldığını hissetmedik mi daha önce? Var olan ışığımızı kendi dehlizlerimize de yöneltebilme cesaretini gösterebilmeli. En kritiği: ceza önemsenmeli. Kendi her halimi vicdanımda kabul buyurup kucaklamam narsizmin beni ele geçirmesi için açık davetiyedir. Bazen acı çekmeliyim, hak ettiğim buysa. Her koşul kendi meleklerini ve şeytanını yaratır ancak bunlara sığınmak sadece zayıflıktır. Eşsiz milyonlarca hayat hikayesi içerisinde herkesin kendi yanlışlarına kaynak göstereceği deneyimleri olmamış mıdır dersiniz? Sözümona Hitler’in de haklı gerekçeleri vardır ve kendini böylece kucaklamıştır. Peki babasını affetse idi yıkıcı öfkesinin toplumsal bir felakete dönüşmesi engellenebilir miydi? 

 Nietzsche’nin affetmenin köle ahlakına has bir eylem olduğu savı gibi radikal olmamakta birlikte bireyin özgürleşmesi için bağışlayıcı olmasının gerektiği görüşüne çokça muhalefet edilmelidir. Kendimizi istenmeyen duyguların esaretinden kurtarmak için ihtiyacımız olan şey sonsuz bir hoşgörü değildir. Kendimden çok emin şekilde savunuyorum ki: Bilmek tüm düğümleri çözer, atılan tokata karşı diğer yanağımızı çevirmek değil. Nitekim affedebilmek için dahi iyi bir kavrayış gerekir. Yüreğimizde ağırlığını hissettiren kişilerin, olguların kendimize karşı yumuşak davranmak gibi bir yeltenmede dahi bulunmadan arka camlarından bakmayı alışkanlık edinmeli. Acı duyuyorum, kızıyorum, belki güçlü bir karmik istenç ile intikam arzusu ile tutuşuyorum. Kendilerini ve var oluş nedenlerini gizleyemeyecek güçlü duygular bunlar. Evet, seninle bir meselem var. Bu nedenle nitelikli bir keşif yolculuğuna çıkıyorum. Zayıflıkların ardındaki puslu gizemi, görünenin ardındaki bağıntıları çözüyor; bağışlanmaya çalışılan unsura failimizi ulaştıran yolları şöyle bir turluyor; kişiselleştirmelerden sıyrılıp seyircisi oluyorum suçlumuzun yaşam perdesinin. Empati ile paylaştığımız duygudaşlığın sonucunda konu olan eylemi meşrulaştırmamız mı gerekir? Geçmişte duygudaşlık, eylemde yoldaşlık. Bu büyük bir yanılgı olurdu. Empati, hoşgörü ve bağışlayıcılık kol kola gezmek zorunda değillerdir.  Kaldı ki bu ortaklık bizlere kendisine pek de ideal davranmamış ebeveyninin haklı öfkesini dünyadan çıkaran nefret dolu Hitler’e müthiş anlayışlı davranmamızı gerektirecektir. Hiçbir şeyi karanlıklardan sıyırmaya, haklı çıkarmaya çalışma borcumuz yok. Unuttun mu: Anlamlandırılmayan ardıllardan kurtulmak ve bilmeye çalışmak. Benden çıkarak, beni ve dünyayı seyreden ben ile.